Kavimler Kapısı'ndaki uzun yürüyüşün zarif ve sert müzisyeni;
Hasret Gültekin


Ütopyalar Ülkesi'nin Ateş Hırsızı


Hasret Gültekin, Sivas'ın İmranlı İlçesi'nin, Han köyünde doğmuş. Han'ın kenarındaki inişli çıkışlı yollar, dağların doruklarından geçerek şarka doğru ufuklaşır. Günbatımı, mavi, sarı ve kırmızı renkleri kaynaştırırken, yeryüzüne gizemli bir davetiye çıkarır... Bulutların cezbedici görüntüsü toprağı kıskandıracak kadar doğurgandır... Han'ın kıyısından kıvrılarak akan Kızılırmak'ın üstündeki bulutlar, gökyüzünde uçsuz bucaksız bir görüntü oluşturur .

Hasret'le tanıştığımızda "Koçgiriliyim, Alişan'in soyundanım, hatta annemin dedesidir'' demişti. Alişan Bey, Koçgiri Kürt isyanının önderi. Han köyü ise bu isyan sırasında üs olarak kullanılan bir mezra. Han'da yaşayan Koçgiri'li Kürt çocukları, ırmağın karşı yakasına "ütay" derler. Ütay düştür. Ütopyadır. Irmağın karşı yakasına geçmek, dağların arkasına sarkmak, yeni bir coğrafyayı keşfetmek... Tutkudur. Ütay türküdür. Türkü, tek tek ütopyaların keşfidir.

Kadıköy Anadolu Lisesi'nde okurken, derslerden kaçarak, sabahın erken saatlerinde "Deli Derviş" tarzının yaratıcısı, ustası Haydar Acar'ın evine yaptığı davetsiz ziyaretlerden; Paris'te yaşayan ve bağlamanın ender ustalarından olan Talip Özkan'a kadar uzanmıştı. "Deli Derviş" ve "Teke Zotlatması", halk müziğinin zenginliğini ve bağlamada ustalığınızı sergileyebileceğiniz en çarpıcı örneklemelerdir."Deli Derviş"i Haydar Acar'dan; Rumeli ezgilerini, Ege bölgesini, zeybekleri ve "Teke Zotlatması"nı da ustası Talip Özkan'dan öğrenmişti. Hasret için başka bir seçenek olamazdı. Yeter ki yeryüzü üzerinde bulunsunlar ve yaşasınlardı.

Hasret, "Türkülerimiz enternalist" derdi. "Ülkemizin adını Ütopyalar Cumhuriyeti koyalım" dediğimde, "Enternasyonalist olmayan insanın ütopyası da olamaz; olsa bile siyah-beyazdır. Bizimki ise mavidir" diye tamamlardı.

Almanya'dan, Çin Devrimi ve devrim sonrası aşamalardan kesitler sunan bir resim ve fotoğraf seti getirmişti. "Bizim iş, Mao'nun işine benziyor. Uzun ve sabırlı... Ve hatta 'Uzun Yürüyüş' kadar zor olacak. Halk kültürünün sanatsal değerlerini insanlara anlatmak, sevdirmek, benimsetmek... Türküleri ve bağlamayı ne kadar küçümsüyorlar! Bence, kendilerini küçümsüyorlar." derdi

Hasret, gitarı da, nefesli sazları da, piyanoyu da çalmayı bilirdi. Bağlama ailesinin enstrümanları olan curayı, şelpeyi, divanı... Kabak kemaneyi, kavalı, tar'ı öğrenirken son derece ciddi ve sistemli idi. "Halk müziğini geliştirmek, halk çalgılarının ses özelliklerini bilmekten geçer" derdi. Batı müziği kalıpları içerisinde, türküleri ve türkü motifli besteleri aranje ederken, "Bir kompozisyon içerisinde sunabilmek için, ses bütünlüğünü sağlamak gerekiyor. Artı, Anadolu'da yaşayan yerel ozanların tavırlarını bilmek lazım" derdi. Hasret'in kimi zaman, bir halk ozanını tanımak, yaşamını, şiirlerini, sesini kaydetmek için ülkemizin ücra bir köşesine gittiğini duyardık. Çok enteresan araştırmalarla dönerdi.

Koçgiri Bölgesi'nde ağıt söyleyen kadınlara "şair" veya "ozan" denirmiş. Bir keresinde Han'da birisinin öldüğünü duymuştu. "Cenazeye mutlaka gitmem lazım. Kesinlikle Makbule teyze de gelir ağıt yakar. Koçgiri'nin en güzel ağıt söyleyen kadını." diye bahsettiği hafta içinde, köye gidip Şair Makbule'yi kaydetmişti. Kürt dengbeji Şakiro'yu duyduğunda "Bu adamı bulmam lazım. Yaşıyormuş" dedi ve Muş'un Varto ilçesinde buldu. Tam bir hafta boyunca el teybinden Şakiro'nun kaseti çıkmadı. Zaten O'nu yolda yürürken, kulaklıkla müzik dinlediğini görüp de ''Ne dinliyorsun?" diye soranlara, Hasret, kendine has bir kibarlıkla, kemerine bağlı küçük teybinin kapağını açıp, parmaklarının ucundaki kaseti göstererek cevap verirdi. Bu kasetler genelde Hacı Taşan, Muharrem veya Neşet Ertaş, Şakiro, Tacim Dede, Aşık Nesimi, Talip Özkan vb. halk sanatçılarıydı.

Sadece müzik yaşamında değil, Türkiye Sosyalist Hareketi'nin tarihsel süreçlerini, yaşayan insanlardan öğrenirken de aynı çabayı gösterirdi. Köln'deyken, Ömer Özerturgut'un kitabevinden çıkmazdı. Hatta aralarında çok önemli ağabey-kardeş ilişkisi oluşmuştu. Ömer Özerturgut, Hasret'in Almanya'da kalmasına kızardı. "Yine de bu çocuk çok farklı" derdi. Bu ilişki, Hasret'in, "Jiyan" adlı Kürtçe kaseti 2000'e Doğru dergisi için hiç bir karşılık almadan yönetmesine kadar gelişti.

Hasret tarih bilincini, Anadolu'da yaşayan uygarlıkların, kavimlerin, beyliklerin, aşiretlerin, bütün etnik kültürlerin zenginliklerini araştırarak oluşturmaya çalışırdı. Sahaflardan çıkmazdı. Bundan dolayı, "sahaf kurdu" adını takmıştık. Görmesi, duyması gerekiyordu. Yeni bir şey bulmuşsa, oturduğumuz mekanın kapısını hafifçe aralar, başını öne doğru uzatarak, bir hazinenin haritasını eline geçirmiş gibi kurnazca ve Hasret'ten başka kimsenin bulamayacağını ima eden bakışlarla "Mecbursunuz, ne bulduğumu soracaksınız" beklentisini ifade ederdi. Kendi deyimiyle, bir 'atölyesi' vardı. Çıraklıkta öğrenmek için her türlü fedakarlığı yaparak, ustalaştıkça da mütevazı bir üslupla Anadolu'nun kültürel birikimini milim milim işliyordu. Müzik, giderek de kültür kuyumculuğu... Yerel ozanları, Avşarların bozlaklarını... Abdalların otantik çığrılarını... Hatayi'nin, Virani'nin yapıtlarını... Nesimi'nin, Ömer Hayyam'ın beyitlerini... Pir Sultan'ın, Karacaoğlan'ın, Dadaloğlu'nun, Köroğlu'nun dörtlüklerini, koşmalarını, deyişlerini... Semahları, zeybekleri, barları, horonları... Kavimler Kapısı'nın sesini bulmaya ve örmeye çalışıyordu. Her bölgenin mızrabının öz itibarıyla korunmasını isterdi. "Halk, toprak ve emek" üçlemesini vurgular, "Anadolu! Ne arıyorsak burada bulacağız." derdi. Ozanlık geleneğinin tarihsel birikimini yarınlara taşıyacak bir isimdi.

Abuzer Karakoç, Hasret için, ''Ozanlık geleneğini geçmişten günümüze, günümüzden ise yarına aktaracak bir köprü idi. Cehaletten bilimsel ve akademik bilince sıçramanın adıydı" diye belirmişti.

Bilim Adamı Titizliği

Hasret'in kendine özgü bir tarz yaratması ve kişiliğini bulması gerekiyordu. Yıllardır, perdelerden Arif Sağ gibi temiz, pırıl pırıl sesler çıkarabilme arzusu... Musa Eroğlu kadar damıtarak ve yalın tavırlı okuyabilme çabası, iki haftada bir Ankara yolculukları... Çok iyi bir yorumcu olma zorunluluğu... Hasret, merkezi bulmuştu: Bu, Talip Özkan'dı. Ve Hasret İstanbul-Ankara arası gibi, Paris seferlerine de başlamıştı. Mutluluğu ve sevinci anlatılamaz derecedeydi. Talip Özkan kayıtlarını dinler ve saatlerce çalışırdı. Aşıklama geleneği, zeybekler, bozlaklar, dinamik ve sınırsız refleksler, ince kıvrımlar Talip Usta'daydı. Hasret bir düşünü daha gerçekleştirdi. Talip Özkan, Arif Sağ ve Hasret Gültekin birlikte çalıp söyledi, hatta bu kaydedildi. Hasret için yaşamın başkaca bir tadı yoktu. Paris dönüşü, artık bambaşka bir Hasret'ti. Zeybeklerin, "Teke Zotlatması"nın, "Sabah Ezanı Zeybeği"nin Türkiye temsilciliği ünvanı da tamamdı! Bir çalış tarzı da beraberinde olgunlaşıyordu...
İhtilal Gibi

Günümüz dünya müzisyenlerini çok yakından izlerdi. Almanya'da Saturn Müzik Mağazası'nın bütün standlarını didiklerdi. Köln'de yaşayan Hüseyin Mor'la tatlı bir yarışa girmişlerdi. Etnik müziklerin cd'leri, müzik mağazasına birer tane geliyor ve kısa sürede tükeniyordu. Bu CD'leri Hüseyin'den önce almalıydı.

Değişik müzik türlerini inceler, deneysel olarak geleneksel müziğimizin gelişiminde ve kendi müziğinin sentezleşmesinde kullanırdı. Kafasında Paco de Lucia, Paco Pena, Peter Gabriel... Caz, folk, flamenko, reggae...

Bağlama, Hasret'in elinde piyanolaşırdı. Kimileri, "köylünün piyanisti", kimileride "Gitar mı çalıyor?" derlerdi. Hızlı, kimi zaman dingin, ama her zaman damıtarak çalardı. Her bir perde diğer bir perdeyi izlerken parmaklarında, Anadolu halklarının melodileri ezgiler kervanında katarlaşırdı. Parmakları hiç bir zaman tedirgin ve ürkek dokunmadı tele, kendinden emin ve onurlu... Bilincini, beynini olduğu gibi müziğe aktarırken, enstrümanına son derece hakimdi. Perdeler Kütahya, Erzincan, Sivas, biraz sonra Ağrı, Van, 'Fethiye olurdu... Teknik ve duygu, bilinçli bir biçimde işlenince, yalnızca yüreği değil beyinleri de büyülerdi. Ten ile telin bileşimi, yüreklerden süzülürcesine, çiseleyen yağmur tanecikleri gibi akardı. Kopacak bir fırtınanın prelüdü... Sanki bir ihtilal oluyordu. Tam ortada küçük bir taş, köprüyü ayakta tutan. Önemi yerinden çıkınca fark ediliyor. Hasret gibi... Zarif ve sert...Mızraptan çok, parmaklarıyla çalmayı yeğlerdi. Çıplak tenin ve telin tınısal zenginliğindeki sadelik, gece ile gündüz arasında zamanın durdurulmasına kadar sürerdi. Kısa saplı bağlama ile başlayan bu serüvende uzun saplı bağlama, divan sazı, cura, kabak kemane Hasret'in ellerini beklerdi. Şelpe tavrını çok severdi. Şelpeyi, üç telli sazın ustası Aşık Nesimi Çimen'den öğrenmişti. Çalınması zor bir enstrümandı. Parmaklarla icra edilen şelpe, Türkmenlerin, Avşarların ve Alevi dedelerinin kullandığı halk çalgısıdır.

Hasret, zeybekleri de, deyişleri de, semahları da, her yöreye özgü tezene vuruşlarını da şelpeyle çalan ilk ve tek sanatçıydı. Mazlum Çimen, "Babam öğrenmek isteyen herkese şelpenin çalış özelliklerini göstererek anlatırdı. Çoğu kişi öğrenmeden bırakırdı. Hasret ise öğrendiğiyle kalmadı. Şelpe tavrını tam anlamıyla özümsemişti" diyor. Günümüz bağlama ustalarının üslubunu harmanlardı: Talip Özkan, Arif Sağ, Musa Eroğlu... Kısacası bir bileşimdi. Sanatını icra ederken bir bilimadamı kadar titizdi. Dünya halklarının müziğini, Anadolu'da yaşayan halkların müziği kadar bilirdi. Herhangi bir halk türküsünü çalarken, özgün tavırla aktarırdı.

Müziğin Kürtçesi

Hasret'in ana dili Kürtçe idi. Güzel bir diksiyona sahipti. Sadece Kırmanci değil, Dımili ve Sorani de bilirdi. Anadolu Lisesi'nde ingilizce eğitim görmesi ve Almanya'da yaşaması ayrıca bir dil kıvraklığı sağlamıştı. Nerelisin diye sorulduğunda, üstüne basa basa "Koçgiriliyim. Kürdüm" derdi. Kürtçe müzik çalışmalarının yasak olmasından değil, kendisinin konuya verdiği önem nedeniyle hiç bir kasetinde Kürtçe türkü söylemedi. Yine de, geriye dönüp "Kürt müziği" çalışmaları incelendiğinde kayda değer çalışma yapan dört-beş isimden birinin Hasret olduğu görülür. Kürtçe müziğin Unkapanı'nda ticari olarak kullanıldığı dönemde, bir çok firmadan teklif geldiği halde reddetti. Çıkan kasetleri dinler ve üzülürdü. "Yazık ediyorlar, değil mi? Ne yapsak engel olamayacağız" dediğinde, bir şiir yazmıştı.
"Mem talan olur
Zin ziyan olur
Ben yine bu ellerde
Gül dere dere yaşarım"

Kürt ezgileri ve ritimlerinin özgüllüğünün özümsenmesi üzerinde önemle dururdu. "Ciddi ve titiz olmak gerekir. Yoksa Türk halk müziği gibi, resmi ideolojinin yanlış değerlerine kalır yozlaştırılır. Daha dereyi görmeden paçaları sıvadılar. Yok çok sesli, yok pop, yok özgün, yok caz. İlla ki bu tür kalıplara sokmak mı gerekir?" diyordu. Kürt halkının "dengbjleri"ni çok dinliyordu. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da "govend" denilen halayların müziklerini dinlerken figürlerini göstermemi isterdi. Halk müziklerinin Batı müziği formları çerçevesinde düzenlenmesinde halk çalgılarının temel alınması gerektiğini düşünürdü. Bir çok Kürtçe beste yapmıştı. Bir tane de film müziği vardı.
Gelecekte, Kürt müziğinin yasallaşma süreci konusunda bir araştırma yapılırsa, Hasret yine karşımıza çıkacaktır. O zamanlar, Kürt sanatçıların kasetleri el altından çoğaltılarak dağıtılıyordu. Resmi olarak çoğaltım yasaktı. NEPA Müzik Yapım'da Hasan Saltık'la birlikte Kültür Bakanlığı'nın denetiminden Müzik Eseri İşletme Belgesi'ni geçirmiştik. Denetime Şivan Perwer'in Kürtçe "Krivo" adlı örnek kaseti yerine, Hasret'in Türkçe okuduğu kaydı gönderdik. Bakanlığa bu kaseti verip bandrol aldık. Fabrikaya ise Şivan'ın kasetini gönderdik. Kaset piyasaya çıktığında kimse inanamıyordu. "Bu Şivan değil, sahtesi" diyorlardı. NEPA'nın Müzik Eserleri Yapımcı Belgesi iptal edildi. Ama, Kürtçe müzik de T.C. tarafından serbest bırakıldı.

NEPA, daha önce de Hasret'in müziklerini ve yönetmenliğini yaptlğı "Newroz" adlı enstrümantal kaseti çıkarmıştı. Kapağa ağzı bantlı yaşlı bir Kürt erkeğinin resmi konmuştu. Sonra "Newroz II"yi Nilüfer Akbal ve Rıza Akkoç arkaldaşlara Kürtçe sözlü olarak okuttuk ve aynı yöntemle çıkardık. DGM sıcak ilgisini bu kez de eksik etmedi. Unkapanı'nda Hasret ve Hasan Saltık'la biraraya geldiğimizde, sanatçılar ve plakçılar "Yine ne şeytanlıklar düşünüyorsunuz?" şeklinde espri yaparlardı.
Turan Dursun ve "En-el Hak"

Ömer Hayyam okumaktan büyük bir haz alırdı.

''Kalk çengin nağmesini, çeng ile artıralım,
Adımız kötü çıkmış, içerek kurtaralım
Seccadeyi satalım şarapçı dükkanında,
Softalık şişesini taştan taşa çalalım...''


Hayyam'la atışmaların zamanıydı o an. Kevserli saatlerde düş de bir gerçekti artık.

"Cennette huriler varmış, kara gözlü,
İçkinin de ordaymış en güzeli,
Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz:
Bak, bir yandan şarap, bir yandan sevgili."


İlk bestelerinin Ahmed Arif Şiirleri olduğunu söylemişti.

"Bir Stradivarius inler kendi kendine,
Yayı, reçinesi, köprüsü yeşil.
Önce bendim diyor ve sonra benim...
Ölümsüz, güzel ve çetin.
Ezgisidir dolaşan bütün evreni,
Bilinen bilinmeyen ıssızlıkları.
Canımı, tüylerimi sarmada şimdi
Kendi rüzgarıyla vurgun...
Sarıyor yeşil"


"Çok yanlış yapmışım. Şiirleri zaten ayrı birer melodi, bir senfoni. Belki ileride, şiirleri şarkı sözü gibi kullanmadan, Ahmed Arif'e adanan bir müzikal yapabiliriz" demişti; Turan Dursun'u okuduktan sonra, "Bilinç sıçraması yaşıyorum, ufkum açıldı. Ateistim diye haykırabilirim." diyordu. Kitaplarını sırt çantasından hiç eksik etmezdi. Birçok kişiye "Kulleteyn" kitabını hediye etmişti. Bu kitabın film projeleri üzerinde yoğunlaşır, Ali Rıza ile birlikte düşler kurardık. Hasret film müziğini kurgular, Gökyüzü Sanat Ürünleri'nin kapısını haşmetli bir açışla "Sıkı durun. Ne buldum bilemezsiniz" diyerek sahaflardan topladığı din dışı ozanların (Virani'nin, Kaygusuz Abdal'ın, Hatayi'nin, Nesimi'nin...) kitaplarını çıkarırdı. Turan Dursun etkisi, Hasret'in müzik çalışmalarını da yönlendirdi. Film müziğinden "En-el Hak" isimli kaset çalışmasına kadar uzadı. Yeni türküler derlendikçe heyecan ve çoşku, her geçen gün biraz daha sabırsızca, üretme dürtüsü ile yoğrulurdu. Ve bu kasetin çalışmaları, kapakta yer alacak minyatürlere kadar uzamıştı.

Kronikleşmiş Sanatçı Karizması

"Yaşamın gerçekliğini nasıl algılıyorsunuz? Ayağınızı nereye basıyorsunuz? Emekçi halkın kültürel zenginliklerine, sanatsal değerlerine nasıl sahip çıkılacak? Bu değerler nasıl işlenecek?" ti. Siyasi mücadele için bireylerin örgütlenmesi ve sanatçının da kendisini toplumdan soyutlamaması gerektiğini Hasret'le uzun uzadıya konuşurduk. 2.İşçi Kurultayı'na -bir sanatçı olarak- katıldığında, sınıf hareketinin önemli bir ivme kazandığını kavramış ve vurgulamıştı. Ve dostluğumuz perçinleşti.

Hasret, 80'li yıllarla birlikte, müzik yelpazesinin sol tarafındaki birçok sanatçının kapıldığı dönemsel özelliklerin dışında kaldı. Kronikleşmiş sanatçı karizmasından uzaktı. Ve bu karizmanın müzik karakterini de taşımıyordu. Kendine, piyasaya hakim olan müzik kalıplarından uzak açılımları seçmişti. Yaptığı albümlerin, müzikal çizgisini ifade edemediğini, hedeflerinin çok uzağında olduğunu söylemiştim. "Doğru, ama bu da bir yetkinlikle olacak." demişti. Sonunda, Almanya'da müzik eğitimi almaya karar verdi. "Ben bağlama çalmak istiyorum. Halk müziğini geliştirmek amacıyla diğer enstrümanların yanında sazı renk olarak değil, ana enstrüman olarak kullanacağım. Azerilerin yaptığı gibi halk müziği çalgılarının senfonik değerlere sahip yöntemlerini geliştirmek gerek. Bunun çabasını vereceğim." derdi.

Geleceğini, halk kültürünün derin araştırmalarına adamıştı. Üçüncü Dünyalı bir ülkenin sanatçısıydı. İnsanlığın kurtuluşu davası, yaşamın ve mücadelenin türkülenişinde sanatının mayası olmuştu. Bu yüzden, Gökyüzü Sanat Ürünleri kurulduğunda, Hasret bize katılmakta hiç tereddüt etmedi. Yurt dışı şubemiz gibi çalışıyordu.

Hasret için sanat ve müzik işlevseldi. Hiç bir zaman örgütlü ve devrimci yaşamı hor görmedi. İşçi Partisi üyesi olmamıza her zaman saygı gösterdi. Türkiye Sosyalist Hareketi'ni ince bir titizlikle araştırırdı. Hasret'in bu çalışması Doğu Perinçek'le dostluğa dönüşmüştü. Hatta bir sohbet sırasında uzaktan akrabalıkları bile çıkmıştı ve "Şu işe bak" diye gülmüştük.
Koçgiri isyanı, halk hareketleri ve Anadolu'daki halk isyanları üzerine yaptığımız araştırmaları zenginleştirmemiz için, Doğu Perinçek, derginin arşivinde birçok kaynak bulunduğunu, yararlanmamızı önermişti. Hasret, Doğu Perinçek'e artık "ağabey" diyordu. Hasret, bağlama çaldığı zaman Doğu Perinçek'in can kulağıyla dinlemesine "Yahu bitiyorum!" derdi. Gerçektende Hasret, kendisini dikkatle dinleyenlere virtüözlüğünün tüm hüneriyle karşılık verirdi. Doğu Perinçek, "Türkiye'de ikibinlerin müzisyen doğuyor." derdi. Bir akşam bizi evine davet etmişti. O geceden sonra Sarper Özsan'ın bağlama satın aldığını duymuştuk. "Her konserde aynı sanatçılar... Elimizde bağlama, aynı türküler... Buna son vermek lazım." diye yakınıyordu. Uzun zamandır konserlere çıkmıyordu. Yapılan etkinliklerin sanatsal bir kaygı taşımadığını, içeriği boş eğlencelik konserlere dönüştüğünü dile getiriyordu. İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere resitaller yapıp geleneksel organizasyonları değiştirmenin adımlarını atmak istiyorduk. Ses düzeninden salonun akustiğine ve sahne düzenlemesine kadar ince hesaplar yapmıştık. Aydınlık Gazetesi'nin çıkış kampanyası, bu proje ile aynı zamanlara denk geldi. Kampanyaya katkıda bulunmak için. Yunan müzisyenlerden oluşan Prosechos grubu ve Hasret'le birlikte, "Ege'nin İki Yakası'' isimli dostluk resitalleri yapacaktık. Biletleri ve afişferi bastırdık. Üç ilde de Hasret'in düşlediği salonları ve ses düzenini hazırladık. Hasret, 2000'e Doğru Dergisi'ndeki ilanı gördüğünde bana telefon etti. Kaygıları vardı. Artık kararlı olmalıydı. iyi düşünmesi gerektiğini söyledim. Tartıştık.
İlk dinletinin olduğu gün Ankara'da Hasret'le buluştuk. Salonu ve ses düzenini gördüğünde rahatlamıştı. Papyonu, takım elbisesi ve saç tıraşı ile değişik bir profil veriyordu. Tüm dikkatleri üzerine çekmişti. Ne olması gerekiyordu! "Başı sarıklı, ayağı çarıklı'' değildi elbet. Ankaralı arkadaşların resitalden sonraki kokteyl sürprizi Hasret'i çok sevindirmişti. İzmir ve İstanbul'dan sonra ise tartışmamızın çok anlamsız olduğunu söylemişti. Mutlu ve huzurluyduk. Almanya'ya dönerken, "İyi ki geldim. Düşündüğümüz resitalleri yaptık" dedi.
Bir Büyü Gerçekleşecekti

Tek enstrüman etkinliklerini noktalayıp, yıllardır Türkiye'den uzak yaşayan Talip Özkan'la birlikte, Halk Müziği Resitalleri düzenlemek istiyorduk. Amacımız, Anadolu'daki aşıklama geleneğinin bir unsuru olan doğaçlama örnekleri sunmaktı. Talip Özkan'ın olgunluğuyla Hasret'in heyecanını ve çoşkusunu birleştirecektik. Bir büyü gerçekleşecekti. Bağlamanın yanında başka enstrümanlar da olmalıydı. Bas gitar, flüt, elektro gitar, davul... Bir müzik topluluğu kuracaktık. Çok iyi flüt çalan Okan arkadaşla tanıştırdım. Beraber çaldıktan sonra, "Bu iş tamam!" dediler. Sivas dönüşü de Murat'la tanıştıracaktım...

Tarifsiz Bir Sevinç

Hasret, anında kararlar alır ve hayata geçirirdi. "Bilmediğimi öğrenirim, istediğimi yaşarım.'' derdi. Delişmen ve hoş bir yanıydı bu. Almanya yolculuklarının sıklaştığı haftalardı. "Ne oluyor? Konser bahanesiyle bir gidiyorsun iki ay gelmiyorsun. Bizden sakladığın birşeyler mi var?" diye takılmalarımıza "Siz espri yapın, evleneyim de görün" diye karşılık vermişti. Kısa bir süre sonra da Yeter'i evlenmeye ikna etti. Hasret, Köln-İstanbul arasında mekik dokuyordu. Son Almanya yolculuğuydu. Gitmeden birkaç gün önce, İstiklal Caddesi'nin Taksim girişindeki telefon kulübelerinden Yeter'i aramıştık. Çantasının kuşağını sırtına geçirmesi ile kulübeden dışarı fırlaması bir oldu. "Dur! Hasret nereye" demeye kalmadı; "Baba oluyorum, artık bir değil iki Hasret'le uğraşacaksınız. İşiniz çok zor" diye lafımı kesti. Ve parmaklarıyla çirtik çalarak, efeler gibi zeybek oynamaya başladı. Tarifsiz bir sevinçti... Doğrusu, Hasret'in bu kadar çok sevinmesi beni şaşırtmıştı. Espri yaparak klasik davranışlarda bulunmak istemiyordum. "Artık bebekle beraber büyürsünüz. Yeter'i de anlamadım gitti. Zaten seni büyütüyor, bir de çocukla uğraşacak. Aklı yok mu bu kadının?" diye çıkıştım. Hasret'in, "Kızım olacak, hergün Gökyüzü'ne getireceğim ve kel başlarınıza vurduracağım. Her ses 'la' olacak. Ben de sazımı akortlayacağım." sözlerine, "Bize zaten bir Hasret fazla geliyor, ikincisinin kahrını çekemeyiz. Hadi sen yoluna" diyerek karşılık verdim. Ve atışmalarımıza devam ederek, Balıkpazarı'nın sokağına doğru yürüdük...
2 Temmuz Sivas

Hasret'in Sivas'a gideceğini öğrenince, gazetedeki arkadaşlara "Sivas'a ben gideyim" diyerek izin istedim. Hasret, Almanya'dan Ankara'ya gelerek, Musa Eroğlu ile birlikte Sivas'a geçmişti. Buruciye Medresesi'nde, yazarların kitaplarını imzaladığı bölümde birbirimizi bulduk. Sarıldık, kucaklaştık. İki aydır görüşmüyorduk. İkimiz için de uzun bir zamandı. Musa Eroğlu, "Tamam. Birbirinizi buldunuz artık" diye takılırken her zamanki sohbetlerimizden biri daha başlamıştı. Hasret'e, şeriatçıların birgün önceden dağıttıkları "Müslümanlar" imzalı bildiriyi gösterip şenliklerle ilgili haberlerle birlikte PTT'de:n gazeteye faksladığımı belirtim. Haret bildiriyi okuduktan sonra, "Bak adamlara, iyice azdılar! Resmen meydan okuyorlar. Bundan çoğaltalım, Aziz Nesin'e de sanatçı arkadaşlara da verelim" dedi. O gün, saat on yedide Hasret'in Kültür Merkezi'nde bir dinletisi vardı. Etkinliklerin açılış konuşması sırasında Aziz Nesin'in, ozanları eleştiren sözleri Hasret'i kamçılamıştı... O gece Metin Altıok, Aziz Nesin'in Hasret'le tanışmak istediğini söyledi. Akşam, iki etkinlik birden vardı: Biri, spor salonunda ozanların topluca çıkacağı konser; diğeri, Buruciye Medresesi'nde Asaf Koçak'ın karikatürleri ile Mehmet Özer'in fotoğraflarından oluşan dia gösterisi idi. Otele döndüğümüzde, fuayede Aşık Nesimi Çimen'le karşılaştık. Akşam programı için hazırlık yapıyordu. Hasret, elindeki bildiriyi gösterip, "Nesimi Baba, Sivas'a kaç kere geldi?" dedi. Aşık Nesimi'nin, Oğul, net olarak hatırlayamıyorum ama ilk defa 1967 ya da 68'de gelmiştim. O zaman bizi yakamadılar, bugün de yakamazlar." şeklinde cevap verişini bugün bile çözemiyorum.

Hasret'le "Otelde kalmayalım. Arkadaşların evinde kalalım." diye önceden konuşmuştuk.

2 Temmuz sabahı bir Iokantada kavaltı yaptık. Otele dönerken yolda, İP İl Başkanı Şadi arkadaş ve Halikarnas Kafe'nin sahibi, Aydınlık Gazetesi'nin Sivas muhabiri olan Yaşar Karadeniz ile karşılaştık. Ali Çağan, Ankara'dan 2 Temmuz sabahı gelmişti. Cuma namazından sonra gösteri yapılmasını beklediğimizden ve bir gün öııce de Aziz Nesin'e saldırdıkları için dikkatli olmamız gerektiğini konuştuk. Ali Çağan, "Herkes Aziz Nesin'in niye getirildiğini tartışıyor." dedi. Hasret, "Aziz Nesin gelmezse, bu şenliğin bir anlamı olur mu?" diye tartışmaların gereksiz olduğunu vurguladı. Bu görüşmeden sonra, Arif Sağ'ın Kültür Merkezi'ndeki dinletisine katılacaktık. Hasret'e arkadaşlarla birlikte gitmeyi önerdim. O ise, "Ali Çağan'ın arabasına biner gideriz" dedi. "Ben Buruciye Medresesi'n gideyim. Gazeteye fotoğrafları ve haberleri göndermem lazım. Kültür Merkezinde buluşuruz." dedim. Bu son konuşmamızmış. Daha sonra dinciler Kültür Merkezi'ne saldırdı. Çatışma çıktı. Hasret taksi ile gelmiş, çatışmayı görünce tekrar otele dönmüş. Dinciler otele saldırdıklarında Hasret, video kamerası ve fotoğraf makinası ile saldırganları görüntülemiş: Sivas'ta yaptığım 2 aylık araştırma sonucunda, pozlara ve filme hastanede, polisin el koyduğunu öğrendim. Hasret'in otel içinde çekilen son fotoğraflarını gazetelerde gördüm. Elindeki sopa ile Arif
Sağ'ın yanında bekliyor. Kurtulan arkadaşlardan öğrendiğime göre, Asaf'ın mızıka çaldığını duyuyor. Mızıkayı Asaf'ın elinden kapıp kendisi devam ediyor. Asaf'la yukarıda; genç kızlara moral vermek için birlikte türkü söylüyorlar..

Ölüm Ölür Hasret Doğar

Hiç tanımadığım, bugün ismini bile hatırlayamadığım, Han köyünün ninelerinden biri, Hasret'in çok yakın arkadaşı olduğumu öğrenmiş. Yanıma gelerek, yarı Türkçe yarı Kürtçe, "Oğul, iki gün önce bir rüya gördüm. Hasret'in babaannesine de 1 Temmuz'da anlattım. Bizim Koçgiri Beyleri toplanmış. Beyaz zubun giyinmişler. Ellerinde tütünleri, önlerinde tabakaları ve çakmakları var. Hepsinin de saçları ve sakalları uzamış! Bembeyaz. Oturmuşlar, dem tutuyorlar. Hasret'i de ortalarına almışlar. Elleriyle saz (şelpe) çalıp, söylüyor. O da yaşlanmış ve beyaz zubun içinde. Saçı ve sakalı beyazca uzamış." diye anlattı. "Biz, ne acılar yaşadık! İsyanlar gördük. Topal Osman, asker... Kırdı geçirdi bizi; Oğullarımızı, beylerimizi, gelinlerimizi ve çocuklarımızı gömdük bu topraklara. Böyle bir acı yaşamadık. Hasret bize acı içiriyor acı..."

Kendimize gelmek, sağlıklı düşünmek ve hareket etmek zorundaydık. Acının ve sevincin beraberce yaşandığı hüzünlü kesitlerden geçiyorduk. Sabaha gebe gecelerin farkında değildik. Yaşadığımız mekanlarda zaman kendine çekilmişti. Ölüm ve doğum haberlerini aynı günlerde alıyorduk. Hasret'in kız kardeşi Güler'in bir oğlu olmuştu. Hergün bir Hasret doğuyordu; bir ölüm ölüyordu. Bir kere yüreğimiz dağlanmış, sevdamız buğulanmış ve dilimiz susmuştu. Güne bir türkü kanıyordu: "Lımı le le lımı lolo..." Ağıtlar ve zılgıtlar Han köyünde ezgileşiyor, yeryüzüne buharlaşmış kıvrımlar gibi yayılıyordu... Gül yanığı kokusu, köyün ortasında yıkansa da gitmiyordu. Bir karanfil kanıyordu. Yaprakları, damlacıklar halinde ve tohumlar gibi düşüyordu toprağa...

On üç Eylül günü Almanya'dan, Roni Hasret'in doğduğu haberini aldım. Hasret'in bir oğlu olmuştu. Hangi coşku ve heyecan bu kadar buğulu olabilirdi... Yüreğimde karmaşık duyguların çevirintisini hissedebiliyordum... Yeter'i arayamadım bile... Gerçekle düelloya girişmiştik. Gerçek; hızlı ve tavizsizdi. "Feleğin çarkından geçmek" buydu galiba.

Türkülü demlerin yaşandığı anlarda, ölümün sonsuz cazibesi çekerdi bizi. Doyumsuz bir isteğin düşleriydi. Kendimize sığmadığımız anlarda çok konuşurduk ölümü. Hasret, tadını çıkarırdı bu düşlerin. Zerdüşt'le devam ederdi : "Birçoklarının boşa geçmiştir yaşamı. Birçokları tatlanmazlar hiç; daha yazın çürürler. Korkaklıklardır onları dallarında sıkı tutan. Pek çok kişi yaşıyor ve pek uzun süre asılı kalıyorlar dallarında. Bir fırtına esse de hani, bütün çürümüşlüğü, bu kurt yenikliğini silkse ağaçtan! Kendi ölümümü överim size ben, gönüllü ölümü, ben istediğim için bana gelen." Hasret "Ben ölürsem nasıl yazarsın?" derdi. "Sümmani gibi bir kenara yazarım, Hasret!" derdim. Hasret'i yazmak için zaman hiç yetmeyecek...

Pir Sultan Abdal'ı "dost gülü" ile yaralayanlar, Nesimi'nin "aşk şarabı"na haram diyenler, Nazım Hikmet'in ''sevdasını, güneşini, mavisini, çınar ağacını", Yılmaz Güney'in ''umut''unu sürgün edenler, Ruhi Su'nun ölümüne pasaport verenler...; Sivas'ta Metin Altıok, Asım Bezirci, Hasret Gültekin, Behçet Aysan, Asaf Koçak, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Edibe Sulari'yi ve diğer canları karanlığın pususunda dumanın kahpeliğine bırakanlar... Gün gelecek, bir şiiri okuyacak, bir türküyü söyleyecek, bir kitabı yazacak ışığı bulamayacaksınız!

Bas bariton sesini, zarif ve serf tebessümünü, derin ve sorgulayan bakışlarını, bitmez tükenmez küfürlerini, sarı tütünü ile muhtar çakmağını, gecenin bir vaktinde rakı, beyaz peynir ve kavun poşetiyle yaptığın davetsiz ziyaretleri... O'nun tezenesindeki heyecanı, inadına halk türkülerine bağlılığını, aydınlık beynindeki geleceğe güveni...

Hasret'i o kadar çok özleyeceğiz, o kadar çok ''unutmayacağız'' ki...