Pirim…*

 

Erzincan - Kemah yöresinde, tozlu yolları ellerindeki değneklerle ağır ağır aşındırıp, sabahın ilk ışıklarından akşam gün batana kadar eski günlerin özlemiyle iç geçiren ve ömürlerince yaşadığı acıları yüzündeki her kırışığa bir bir yer etmiş yaşlılar, artık etrafında sayıları bir elin parmağını geçmeyecek gençlerden biri iyi bir şey yapmışsa şayet, gözlerinin içine bakıp, ona “pir, kal  olasın” derler. Bunu, gencin uzun ömürlü olmasını, sağlıklı bir şekilde yaşlanmasını diledikleri için söylerler. Çünkü “pir ve kal” kelimeleri Kürtçe’de, yaşlılara verilen sıfatlardır. Daha çok “piro” ve “kale” şeklinde kullanılırlar.         

 

Fakat pir sıfatını hak etmek için mutlaka yaşlı olmak gerekmez.

Öyle ki; “pir” kelimesi yine Kürtçe’de; “çok olan - dolu olan” anlamında kullanılan “pır” kelimesinden gelir. Yani dürüstlüğü, sevgisi fazlasıyla olan, bilgiyle, tecrübeyle dolu olan kişi de pir olarak görülebilir. Bu yüzden pir vasfının özellikleri daha çok yaşlı insanlarda bulunsa da, yaşı genç olan ve bu tanımlamayı hak edecek istisnalar da yok değildir.

        

İşte bu istisna insanlardan  biri de benim “pirim”  Hasret Gültekin’dir.

 

 

 

“Vaad ettiğin bade dolsun bardağa

  O umutla eriştim ben bu çağa

  Topraktan geldik gideriz toprağa

  Sev dediğini sevmek midir suçum?…”

 

mısralarını daha 9 - 10 yaşındayken yazıp Tanrı’ya seslenen insan…

Hasret Gültekin! Bu dizelerde sadece kullanılan kelimeler bile yazıldığı yaşla kıyaslandığında üstat hakkında “doluluğun” ipuçlarını görememek körlük olur.

 

Parmakları, kutsallığına inandığı bağlamanın perdelerine ve tellerine hiçbir zaman tedirgin ve ürkek dokunmayan, beynini ve yüreğini olduğu gibi müziğine aktaran “Kavimler kapısının zarif ve sert müzisyeni” Hasret Gültekin’in birçok özelliğini sayabiliriz. Yaptığı birçok doğru işi sıralayabiliriz. Ve bunları cilt cilt kitaplar haline  getirebiliriz. Kaldı ki ben onu hep bir antoloji gibi gördüm yaşamım boyunca. Hayatı bir yol olarak tanımlarsak; yolumuzu aydınlatacak ışığı içeren bir antoloji...Onu seven bizlere o antolojinin kapağını kaldırıp sadece birkaç sayfasını çevirmek bile yetti. Hayatımız değişti ve hiç de öncesindeki gibi olmadı. Bilinç, inanç, insan, yaşam, insan sevgisi, yaşama sevinci, insan olmanın sorumluluğu, aşk ve nihayetinde “acı” kavramları o güne kadar bildiğimizden başka anlamlara dönüştü bizim için. Ayaklarımız yere sağlam basmaya başladı. Zaman zaman bu yolda tökezlediğimizde ona başvurur olduk. “O olsa ne yapardı?” dedik. O’na göre duruşumuzu belirledik. Ve devam ettik yolumuza.

 

Ama ben bu yazıda onun ozanlık tarafına değinmek istiyorum. Hasret Gültekin, tıpkı diğer değerli ozanlar gibi, ozanlık yolunda ilerleyen insanlar gibi, hiçbir zaman köklerinden, tarihinden ve halkından kopuk yaşamadı. Ve bunu bilincini, duygusunu, zekasını da katarak gerçekleştirdi.

 

Ozanlık denen olgu ancak bir bütün oluşturulabildiğinde bir yerlere oturup sağlamlaşır. Bunu da başaran çok az insan vardır. Ama bunu genç yaşında başaran kanımca tek kişidir. O da Hasret Gültekin. Peki nedir böyle  yazmama sebep? 

 

Ozan, yazdığı sözlerin, söylediği türkünün adamı olmalıdır. Bunu tarihle, kültürle, bilinçle, öz değerleriyle harmanlanlayıp gerçekleştirmelidir. Şüphesiz bu da büyük bir sorumluluk demektir. Bu sorumluluğun altından kalkmak için de “bilmek” gerekir. Tarihini, geleneklerini, atalarının ve topraklarında yüzyıllarca acı çekmiş insanlarının yaşamını,  inançlarını, savunduğu doğrular uğruna canını feda edenleri bilmek gerekir.

 

İşte tam da bunu gerçekleştirdi pirim Hasret Gültekin. Okudu, araştırdı, öğreneceği şey eğer herhangi bir kişide mevcutsa, dünyanın öbür ucunda da olsa o kişiyi buldu gitti ve öğrendi. Kendinden de kattı öğrendiğine. Hayatı hem çok ciddiye aldı hem de dolu dolu ve esprili yaşadı. Yaşamın ve ölümün, anlamlarını birbirine borçlu olduğunu bilerek… O kadar büyüttüğümüz ama ikisi de tek başına anlamsız kalan iki kavramı da önüne katarak… O’nu daha özel ve farklı kılan ise bunların hepsini çok genç iken yapmasıydı.

 

Bugün birçok üniversite öğrencisi adını bile duymamışken, o onsekiz yaşında Şeyh Bedrettin’i yazabilmişse durup düşünmek gerekir.

 

“Şeyh Bedrettin’e

Yarin yanağından gayrı her şeye ortağız”

 

işe bak, ne cömertiz...

Bin yıl önce, düşününce

komünmüşüz kendimizce

Ne demeli bu herife ?

Bu cömertlik bu felsefe...

 

Sahip çıkmak ileriliktir

ve ki tarih lastiktir

Çekmeli, yorumlamalı

Dur, dur...

 

Evet, evet

Buldum, neden olmamalı ?

(benden, duymuş olmayın
Bedrettin’e sahip çıkın

sizi kayırıyor...)”

 

Şimdilerde internette herkesin birbiriyle  paylaşmaya can attığı Ömer Hayyam dörtlüklerinin derinine inip çözümleyen ve Ömer Hayyam’ı yaşamına kelimenin tam anlamıyla ortak eden bir ozan Hasret Gültekin.

 

Henüz onbeş yaşında;

 

“İçmeseymişsin şarap ömrün gidermiş boşa

HAYYAM ilminle hikmet verdin gökteki kuşa

Gaffiler ayyaş deyip seni geçiştiriyor

Yüzbin ayık kurban olsun senin gibi sarhoşa”

 

dizelerini yazıp hem Hayyam’ı onurlandırıyor hem de yazıdaki ustalığıyla onunla yarışabiliyorsa ve sevdaya tutulduğunu onunla paylaşıyorsa… Oturuyorsa birlikte şarap sofrasına…

 

“Gökyüzünde bulutları ayırmıştım

Berraklamıştım

Göğe az, toprağa çok bakardım

Derken geldi Hayyam

ve Hayyam

ve Ben

Bizce muhteşem

o insan yarası toprağı

şarap döker, öper ve tepelerdik

Hayyam...ustası işin

Derdi yok sonu bu gidişin

İyiydi, muhabbetimiz bitti

Arada uçurum yarık

ve derken o denli

çıkageldi

bir kıçı kırık

ensesi benli…”

 

Durup düşünmek gerekir…

 

Alevi olduğunu, Kürt olduğunu, Koçgiri’li olduğunu, Alişan’ın torunu olduğunu söyleyen bir ozan Hasret Gültekin.Ve bunun da  hakkını müziğiyle, birikimiyle, duruşuyla sonuna kadar veren bir ozan…

 

Unkapanı’nda herkes “en kolay nasıl olur” un peşindeyken Hasret Gültekin 20 yaşında Abuzer Karakoç, Emekçi gibi Türkiye’ye gelemeyen ozanların albümlerini Almanya’da kaydediyor. Aynı zamanda Kürtçe müzik yasağını

delen Newroz albümlerini yapıyor ve Şivan Perwer’in “Kirivo” adlı albümünün yayınlanması için çaba sarfediyor.

Bu yapımlardan sonra içi boşalan, anlamsızlaşan yasak gerçekten kaldırıldığında

 “umarım uğrunda mücadele verdiğimiz müzik yapılır, halkın türküleri söylenir

çıkacak albümlerde” diyerek tasalandığında

 

“Mem talan olur

Zin ziyan olur

Ben yine bu ellerde

Gül dere dere yaşarım”

 

dizeleriyle kendini teselli ediyor.

 

1990 yılında Alman West Deutscher Rundfunk - WDR radyosundaki röportajında:

 

“Anadolu! Ne ararsak Anadolu’da bulacağız” diyen…

 

Ama Flamenko dinlerken de  “ aynı bizim Koçgiri’li şair kadınların söylediği ağıtlar gibi” diyerek yeryüzündeki acıların, sevinçlerin ortaklığına inanan...

 

 

 “Türkülerimiz enternasyonalist. Enternasyonalist olmayan bir insanın ütopyası da olamaz; olsa bile siyah-beyazdır. Bizimki ise mavidir” diyen ozan…

 

Var mı?

 

Eğer Allah mevcut ise

Girmiştir elbet bir cisme

Bak cemale bak yüzüme

Benden ala Allah var mı?

 

Pir dersen pirin ahlakı

Kul dersen kulun hakkı

Enel hakkın tek manası

Benden ala Allah var mı?

 

Muhabbeti sır eyleyen

Her çiçekten bal eyleyen

Pirani’yi** kul eyleyen 

Benden ala Allah var mı?

 

 

Ve onun kendine “Pirani” mahlasını seçtiğini bilmeden “pirim” dediğim ozan

Hasret Gültekin.

 

Senin sayfalarını çevirmeye devam ediyorum!

 

 

Vedat Esen       

Kasım 2009

(Sn.Yeter Gültekin’e katkılarından dolayı sevgi ve teşekkürlerimle.)

 

 

*Almanya – Berlin’de Haydar Selçuk derlemesiyle basılan “Ozanlarımız” adlı dergide

   yayımlanan yazıdır.              

 

**Hasret Gültekin bu dizeyi “Hasreti’yi kul eyleyen” olarak da not etmiştir.