Türkü Söyleyen Çocuk

 

CD’yi yerleştirip “Play” düğmesine bastıktan sonra heyecanla bekliyoruz. Aslında heyecanlanacak bir şey yok. Zira biraz sonra hoparlörden yayılacak sesi de, albümdeki eserleri de biliyoruz. Yıllar önce kaset olarak piyasaya sürülen bu albümü defalarca dinlemiştik. Peki öyleyse niye bu heyecan? Bu soruya net ve kesin yanıt vermek zor. Belki müzikle birlikte zaman tüneline yapacağımız gezintinin heyecanı bu.

 

Önce o bilindik hışırtı ve ardından Hasret Gültekin’in Kızılırmak gibi çağıldayan sazının tınıları  dolduruyor odayı. Sonrasında o bas bariton sesine pek te yakışan Fezai’nin dizeleri geliyor:

 

Fezai der n’olacağım

Bent boynumda öleceğim

Mezarda da diyeceğim

Dönmez olsun çarkın dünya.

 

Çarkı dönüyor dünyanın. Emekçilerin meydanları doldurduğu son 1 Mayıs’ta Hasret’te 29 yaşına bastı. Oysa geçen yıl Köln’de O’nsuz kutladığımız doğum günü,sanki dünmüş gibi. Hasret’i yitireli kaç 2 Temmuz geçivermiş. Parmak hesabıyla şöyle bir hesapladık, tamı tamına yedi Temmuz devirmişiz.

 

Müzik dünyamıza bir fırtına gibi girmişti. İlk albümünü yaptığında daha 16 yaşındaydı. Yıl 1987 miydi? İMǒde Diyar Müzik’te ilk albümünü dinlemiş, “Ne güzel okuyor, kim bu Allah aşkına?” diye sormuştuk. İlk patronu Mustafa Karaçeper de “Çağırayım gelsin” dediğinde uçarak gelmişti şirkete. Dinlediğimiz sesin sahibini 4-50 yaşlarında biri olarak tahmin etmiştik. Birden karşımıza henüz bıyığı terlememiş genç bir delikanlı çıkınca “Ay o türküleri bu çocuk mu söylüyor?” diye nasıl da şaşırmıştık.

 

Bu ilk tanışmadan bir, bilemedin iki ay sonra Açık Hava Tiyatrosu’nda bir sendikanın gecesinde “Hadi yürü sahneye çıkıyorsun” dediğimizde sevinçten havalara zıplamıştı. Sahnede sazını ve sesini dinlediklerinde zıplama sırası seyircilere gelmişti. Sadece iki türkü okuyacaktı ama seyircilerin bitmek bilmeyen alkışı ve tezahüratı sonucunda tam beş parça okuyunca eline su dökemeyecek sanatçıların kaprislerini yaşından beklenmeyecek bir olgunlukla sineye çekmişti.

 

Sonra yaşıyla birlikte sanatı da büyüdü. İlk albümünde iki yıl sonra Saltıuk Müzik’ten “Gece ile Gündüz Arasında” çıktı.Rahmi Saltuk, bu albümün CD’sini de bir ay önce çıkardı piyasaya. İlk önce sesiyle şaşırttığı dinleyicilerini, sonra bağlama ve curadaki ustalığıyla şaşırttı. Tellerine şöyle bir vurduğunda elindeki bağlama canlanıp dile geliyordu sanki. Nice usta tanırız ki, bağlama ile cebelleşir, ama elindeki alete hükmedemez. Bağlama, hasret’in elinde uysallaşıyor, onun maharetli parmaklarına boyun eğmek zorunda kalıyordu. Enstrümantal halk müziğinin klasiklerinden sayılan “Deli Derviş” i birçok ustadan dinledik. Her dinleyişimizde de “Vaaay be!”  deyişimize ancak hasret’in doğaçlama olarak çalışını dinledikten sonra hayıflandık. Hasret Gültekin, teknikle duyguyu birleştirebilen ender sanatçılardandı.

 

Yıllar önce İstanbul Film Festivali’nde “Tolstoy” adlı bir film gösterime girmişti. Filmin bir sahnesinde, Rusya’nın en ünlü iki piyanisti Tolstoy’un evinde sanatlarını icra ediyordu. Piyanistlerden biri son derece teknik çalıyor, parmakları tuşların üzerinde adeta uçuyor. Mini resitalini bitirdikten sonra mağrur ve kendinden emin bir edayla kalkıyor piyanonun başından. Sonra öteki oturuyor. O göze değil, duygulara hitab ediyor.Parmakları tuşlara ağırt ağır basarken seslendirdiği müzik sizi alıp götürüyor. Her iki piyanisti de dinleyen Tolstoy, hangisini daha iyi bulduğu sorulunca, vardığı yargıyı şöyle açıklıyor: “Müzik, insanın duygularını tahrik etmedikten sonra beş para etmez”

 

Hasret, bağlama çalarken hem duyguları ayaklandırıyor, hem de olağanüstü bir tekniğe sahip olduğunu, bu işten anlayana anlamayana gösteriyordu. Onu nasıl tanıtcağız, hangi yönünü öne çıkaracağız?  Seçkin bir ses ve saz ustası mı? Piyasanın en genç müzik yönetmeni ve aranjörü mü? Eserleri başka sanatçılarca da  seslendirilen üretken bir besteci mi? Yoksa Anadolu’da yitip gitmek üzre olan türküleri iğneyle kuyu kazar gibi çıkaran, notaya alan ve seslendirerek kültürümüze kazandıran derlemeci mi? Çok yönlü bir sanatçıyı anlatmak zor iş. Hangi yönünü öne çıkarsak diğerlerine haksızlık olur. İşte Hasret bunların hepsiydi.

 

Üstelik bu kadar işi 6 yıla sığdırdı. İlk albümünü yaptığında daha 16 yaşındaydı. 2 Temmuz 1993’te Madımak katliamında yitirdiğimizde ise 22’sindeydi. Sağlığında kendi adına üç albümü çıktı Hasret’in. Bunun dışında sadece bizim bildiğimiz Abuzer Karakoç, Âşık Nurşani, Gani Nar, Lütfü Gültekin, Emekçi, Hozan Şahin, Nilüfer Akbal ve Şivan Perwer’in albümlerine de yönetmen olarak imza attı.

 

Bu kadar çok yönlü bir sanatçının iyi bir müzik eğitimi aldığını düşünenler çıkabilir. Gerçeği öğreninceye kadar biz de öyle düşünöüştük. Onu yitirdikten sonra tanıştığımız annesi Hace Gültekin’le yaptığımız bir söyleşide ne okul, ne de usta çırak ilişkisi olmadan bu yere geldiğini öğrendik. Bağlama çalmaya okula gitmeden önce başlamış. Ama Hasret, hem halk müziği, hem de batı müziği dalında eserler verdi. Hele ölümünden sonra yayımlanan “Seçmeler” albümünde “Otuzüç Kurşun”un ardına eklediği bağlama,cura,yaylı ve vurmalı sazların seslendirdiği enstrumantal parça onun nasıl bir müzik dehası olduğunu kanıtlıyor. Başladığında bu senfoni hiç bitmesin istiyor insan.

 

Hasret’in marifetleri bunlarla da sınırlı değil. Son yıllarda bağlama çalan bütün gençlerin öykündüğü “Şelpe tekniği”ni yeniden gündeme getiren de odur. Anadolu Alevi dedelerinin kullandıkları bu tarz, Hasret’le daha da gelişti. Bu tarzın son temsilcisi Aşık Nesimi ile ona çağdaş bir yorum getiren Hasret Gültekin’in yolları 2 Temmuz 1993’te Sivas’taki Madımak Oteli’nde kesişti. İkisini de aynı tarihte, aynı yerde kaybettik. Hasret, şelpeyi öğrenmek için Nesimi’nin dizinin dibinden ayrılmadı. bir şeyi öğrenmeyi aklına koydu mu Fizan’a bile giderdi. Teke yöresini ve zeybek tarzını Talip Özkan’dan öğrenmek için Paris’i de komşu kapısı yapmıştı.

 

“Harika Çocuk” olarak müziğimizde kendine saygın bir yer edinen Hasret Gültekin, “yaşasaydı eğer, kimbilir daha neler yapacaktı” sorusunun yanıtsız kalması ne fena.

 

Türkçeyi Güzel Kullanırdı.

 

1 Mayıs 1971’de Sivas’ın İmranlı ilçesine bağlı Han köyünde dünyaya gelen sanatçının ana dili Kürtçe olmasına karşın, Türkçe’yi en güzel kullanan sanatçıların başında geliyordu. Bir dönem ticari olarak revaçta olan Kürtçe müzik adına yapılan çalışmaları dinler ve üzülürdü. “Yazık ediyorlar, ne yapsak engel olamayacağız” diyen hasret, hüznünü dizelere şöyle yansıtmıştı.

 

Mem talan olur

Zin ziyan olur,

Ben yine bu ellerde

Gül dere dere yaşarım.

 

Türküleri seçerken belli bir yöreye bağlı kalmıyordu. Ege’den Orta Anadolu’ya, doğudan batıya her yörenin eserlerini başarıyla seslendiriyor, ağzına ve sazına yakıştırmasını biliyordu.

 

Yurtdışında yapılan birçok uluslar arası müzik festivalinde Türkiye’yi temsil etti. Birçok yabancı grupla ortak çalışmalar yaptı. “Nevroz” adlı Kürtçe enstrümental kaseti yaparak bu alandaki yasağı delen ilk sanatçı oldu. Yasak kalktıktan sonra bu eserleri sözlü olarak okuyan Nilüfer Akbal ve Rıza Akkoç’un “Newroz II” albümünde de yönetmenlik görevini üstlendi.

 

Nisan 1993’te çalışmalarını Almanya’da sürdüren Yunan rembetiko grubu Prosechos ile birlikte Ankara, İzmir ve İstanbul’da “Ege’nin İki Yakası” isimli konserler verdi. Bu konserlerden yapılan kayıt geçen yıl albüm olarak piyasaya sunuldu. Albümün iç kapağında birlikte konser verdikleri Prosechos Grubu, Hasret ile ilgili duygularını şöyle dile getirmiş:

 

“Hasret Gültekin ile tanışmış ve onunla birlikte bir şeyler üretmiş, paylaşmış olduğumuz için çok mutluyuz.
Özellikle Nisan 1993'teki 'Ege'nin İki Yakası' adlı konserlere Hasret Gültekin gibi yetenekli, usta ve sanatçı sorumluluğunun bilincinde bir müzisyenle birlikte katılmaktan onur duyuyoruz.
Ankara, İzmir ve İstanbul'da gerçekleşen bu dinletilerde seyircinin yoğun ilgisiyle, çiçeklerle uğurlandık. İzmir konserinden sonra Hasret ile birlikte yine kucak dolusu çiçekle Kordon Boyu'na indik. Hasret deniz kenarında bir süre suya baktıktan sonra; 'Bu çiçekleri burada denize dökülen, yaşamlarını savaşta yitiren tüm insanlar için, Ege'nin iki yakasında ve dünyanın hiç bir yerinde bir daha savaş olmaması dileğiyle denize atalım' dedi. Biz de ona tüm yüreğimizle katıldık ve birlikte çiçekleri savaşlarda yaşamlarını yitiren insanların anısına denize bıraktık. Biz onun tüm konserlerimizde ya sahnede yanımızda olduğunu ya da seyircinin arasında bir yerden bizi izlediğini düşünüyoruz.”

 

Hasret Gültekin’in Anadolu’ya damgasını vuran bütün kültürlerin müziğine olduğu kadar, dünya müziğine de merakı vardı. O nedenle başka ülkelerden değişik gruplarla aynı sahneyi paylaştı. Son yıllarında müzik çalışmalarını Almanya’da sürdürüyordu. Onu kaybettikten sonra yarım kalan projelerini, arzularını eşi Yeter Gültekin yerine getiriyor şimdi. Yeter Gültekin eşinin doğum günü olan 1 Mayıs’ta Türkiye’den ve değişik ülkelerden farklı müzik yapan sanatçıları her yıl aynı sahnede buluşturuyor. “Ütay Dinletileri” adı verilen bu bu dinletilerin en sadık dinleyicilerinden biri de sanatçının oğlu Hasret Roni.

 

Babası katledildiğinde henüz cenin olarak annesinin karnını tekmeleyen Hasret Roni de babası gibi küçük yaşta müziğe merak sardı. Anadolu’da çok yaygın olan  “Aslan yatağı boş kalmazmış” deyimi  boş çıkmayacağa benziyor. Şimdiden, elinde bağlamasıyla Gültekin ailesine biraz metazori de olsa dinletilerini sunan Hasret Roni, belki de babasının yarım kalmış projelerini gerçekleştirebilir.

 

 

Miyase İlknur

14 Mayıs 2000 - Cumhuriyet Dergi

 

Vedat ve Murat'a teşekkürler.